
Bazen sabah uyanır uyanmaz pencereye bakarken insanın içini saran o tuhaf his var ya… İşte Türkiye, tam da öyle bir yerde duruyor şu an. O pencerenin diğer tarafında ya güneşli, umut dolu bir bahar var; ya da gri ve yorgun bir kış. Hangisine kapıyı açacağımız belli değil ama eşiğin üzerindeyiz, dengesiz, ürkek, biraz da yorgun.
Son zamanlarda yaşananlara bakınca, bu ülkenin ruh hâlini anlamak için televizyon açmaya gerek yok. Sokağa çıkmak yeterli. Konuşmaların arasında sıkışmış, bitkin bir soru sürekli dolanıyor: “Ne olacak?” Gençlerin sessiz çığlıkları, orta yaşlıların omuz düşüren bakışları, yaşlıların iç çeken derin nefesleri artık eyleme dönüşmüş görünüyor; meydanlara taşan kalabalıklar, sessizliği bozan sloganlar, biriken öfkenin sokağa dökülüşü… Hepsi aynı şeyi soruyor, belki de aynı cevabı bekliyor: Bir mucize.
Adalet artık yalnızca mahkeme salonlarında değil, sokaklarda aranıyor.
Kaybolan o eski dost… İnsan artık adil davranıldığını görmek istiyor; çünkü hakkını almakla huzurlu hissetmek arasında kocaman bir uçurum var. Bu ülkenin insanı o uçurumun kenarında, uçuruma bakarak yürüyor.

Gençlerin sessizliği artık fırtınaya dönmek üzere.
Bir bavul hazırlama düşüncesi artık sadece gündem değil, yaşam biçimi olmuş durumda. Gözlerindeki ışıltı, hayalleri başka yerlere kaçıran uçaklara biniyor, geriye biraz sitem, biraz burukluk kalıyor. Türkiye’deki gençlerin fırsat bulduklarında yurt dışında yaşamak istemeleri sadece bir tercih değil; bu bir çığlık…
Paranın değeri ile birlikte insanların morali de eriyor bu ülkede.
Artık etiketler değil, insanların gözleri değişiyor. Etiketten önce fiyatı tahmin etmeye çalışmak; sonra da utanarak, sessizce yerine bırakmak… Sofralara yansıyan sessiz bir yangın gibi.
Birbirine tamamen yabancılaşan görüşler, sertleşen cümleler… Birlikte yaşamaya değil, yok etmeye yönelik tavır.
En tehlikeli sessizlik işte burada saklı. Kimsenin kimseyi dinlemediği, öfkenin dil olduğu bir ortamda hangi köprü ayakta kalır? Oysa aynı gemideyiz ve su alıyor. Islanmamak mümkün değil. Ama belki… Belki birlikte kürek çekersek yön değiştiririz.
Sokağın dili değişiyor.
Sessiz kalabalıklar, sabırsız fısıltılara; sabırsızlık ise yer yer hepimizin yüreğini ağzına getiren sertleşmeye dönüşüyor. Oysa Gezi’deki kayıplarımızın acıları bile tazeyken, yeni kayıplar duyma korkusunu hepimiz yaşıyor ve buna rağmen sokakları boş bırakmamalıyız diyoruz. Zaman içinde çözüme kavuşmadığında, bu öfke birikip ne zaman, nerede ve nasıl patlak verecek, kimse kestiremiyor. Oysa bu yol uzun… Ve öncesinde yaşanan eylemlerden alınması gereken dersleri özellikle gençlerimize anlatmak gerekiyor. Başıboşluk yerini düzenli ve bilinçli bir sokak eylemine bırakmalı. Bu başlayan hareket, geri dönüşü olmayan bir yola mı evrilecek, yoksa pes edilen bir hikâyeye mi dönüşecek… Bu çok önemli. Zira her kırılma ya yeni bir başlangıca ya da daha derin, onarılması zor bir yara izine dönüşür. Hangi yolu seçeceğimiz; hepimizin ortak aklına, vicdanına ve cesaretine bağlı. Gençlerimizi ateşe atmadan, onlara iyi bir yaşam kalitesi sunmak bizlerin görevi. Bu topraklar hep gençlerin üzerine yüklenmesin artık… Onların omuzlarında yalnızca sorumluluk değil, umut ve özgürlük de taşınabilmeli.

Sanat dünyası, aydınlar…
Onlar tüm bu yaşananların neresinde? Oysa sanat, tarih boyunca toplumların aynası oldu; en karanlık zamanlarda bile bir kıvılcım çakmayı başardı. Şimdi çoğu suskun. Kimi kaygılı, kimi umutsuz, kimi de belki yorgun ya da çıkarcı… Ama belki tam da şimdi, en çok onlara ihtiyaç var. Sanat susarsa, toplumun aynası buğulanır; kimse kendini göremez. Şimdi o aynayı silmek ve yeniden göstermek sanatçıların elinde. Onlar konuştuğunda, suskunluk yerini umut dolu fısıltılara bırakabilir.
Bu satırları yazarken ben neresindeyim tüm bunların diye soracak olan okurlar, beni yeni okumaya başlamışlardır diye düşünüyorum. Ben de hepimiz gibi zaman zaman yorgun, zaman zaman kızgın ve boşlukta hissetsem de hâlâ umuda sarılmak, aydınlık yarınlara inanmak isteyenlerdenim. Ama biliyorum ki, bu inanmanın ötesi için bir şeyler yapmalıyız. Öylece sessiz kalmak; su alan bir gemide yalnızca oturup batmayı ve ölmeyi beklemek demek olur. Oysa kalmak, görmek, yüzleşmek ve iyi bir yaşam için bireysel değil, toplumsal çıkarı gözeterek çabalamak gerekiyor… En cesur eylem, yakın çevremizin çıkarcılığına son verdirmek ve bunu en alttan en üste kadar taşımak artık. Cevap, hepimizin cesaretinde gizli.
Belki büyük adımlar atmak zor gibi geliyor; ama küçük çabalar bile bir başlangıçtır. Çevremizle kurduğumuz dil, haksızlığa karşı sessiz kalmamak, sanatın ve düşüncenin sesini duyurmak… Her biri, o büyük değişimin kıvılcımları olabilir.
Koridor’dan bakınca henüz geç değil… Ama trenin kalkış düdüğü çoktan çaldı; yetişmek isteyenin cesareti yüreğinde olmalı.